EFSANELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EFSANELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2013

FETRET DEVRİ YILDIZLARI

Galatasaray tarihinin en yönemli abancı futbolcusu kim diye bir anket sorusu sorsak cevapların büyük bir bölünmünde şüphesiz George Hagi imnini görürüz. Yine dönemi hatırlayan futbol severler içerisinden Popescu, Taffarel gibi isimlerin de telafuz edenlerde çıkacaktır. Üçüncü Fatih Terim Dönemiyle başlayan yeniden  yapılama sonucunda ise Melo gibi Eboue gibi Avrupa'da önemli kulüplerde başarılı olmuş isimleri, hatta Drogba gibi Sneijder gibi Dünya Futbolu'nun en tepesine çıkmış isimleri görüyoruz.

2000 Yılında alınan UEFA Kupası Galatasaray için 4 yıllık süreçte çıkılan bir dağın zirvesi gibiydi . Yavaş yavaş geri dönüşün vakti gelmişti. (Bu durumun başta ekonomik olmak üzere bir çok sebebi var uzun uzun tartışılır ama konumuz o değil. ) Ve artık kariyerinin son demlerinde olan futbolcular yavaş yavaş yerlerini haleflerine bıraktılar.Bu süreçte Türkiye sınırları içrerisinde ve hatta Avrupa'da durdurulamaz bir güç olan Galatasaray, Lucescu ile 2 sezon daha Ligde ve Avrupa'daa büyük işler yapsa da 2002-2011 arasında sadece 2 lig şampiyonluğu yaşadı ve Avrupa'dan iyice uzaklaştı. Bu gün UEFA kupası ile 3. Fatih Terim dönemi arasında (Bir nevi durgunluk döneminde) Parçalı formayı sırtına geçiren yabancı futtbolcuları hatırlayıp performans açısından en iyilerinden bir takım çıkarmayı deniyeceğiz.


Faryd Aly Camilo Mondragón
Galtasaray yakın tarihinin 3 önemli kalecisi desek tartışmasız herkesin aklınaTaffarel, Mondragon ve Muselra gelecektir. 2001 yılında Taffarel'in Parma'ya transferi sonrası Galatasaray taraftarının büyük kaygıları arasında Metz'den kiralananNMondragon'un 6 yıl aralıksız Galatasaray formasını giyeceğini kimse tahmin edemezdi. Lucescu'nun Galatasaray'ı ekonomik olarak küçülme yaşıyor. Takımda futbol severlerin pek tanımadığı Victoria, Florquin, Perez gibi isimler ilk onbirde yer alıyor Galatasaray'ı Sergen Yalçın, Ergün Pembe, Hasan Şaş gibi Türk Futbol Tarihinin en öenmli yıldızları ayakta tutuyordu. Mondragon ise geldiği ilk günden takıma müthiş ayak uydurmuş görünüyordu. Şampiiynolar ligi performansı (Özellikle Lİverpool deplasmanı) ile ilk sezondan taraftarın gönlünde taht kuruyordu. Galatasaray'a kiralık olarak gelen Mondragon'un bonservisi sezon sonunda Beşiktaş tarafından satın alınınca Galatasaray taraftarını hüzün sarıyordu. Herkes Mondragon'un Beşiktaş'a imza atmasını beklerken Mondragon imza gününde Beni Galatasaray'dan ayırırırsanız futbolu bırakırım diyerek restini çekiyor ve gerçek Galatasaray'lı oluyordu. Mondi sarı kırmızılı formayla iki şampiyonluk yaşadı belki ama en az Taffarel kadar Galatasaray efsanesi olduğunu kimse inkar edemez.


Rigobert Song

Bülent Korkmaz, George Popescu ikilisinden sonra Galatasaray stoper mevkiinde çok ciddi sıkıntılar yaşadı. Hayal kırıklıklarıyla dolu ikinci Fatih Terim dönemi sonrası kısıtlı bütçe ile yeniden yapılanmaya giden Galatasaray'da Ergün Gürsoy yönetimindeki transfer heyeti mücadeleci bir takım yaratma arusundaydı. bu doğrultuda ilk transfer olarak defansa Kamaerun Milli takımının kaptanı Rigobert Song'u getirdiler. Song'un geçmişinde Liverpool, Westham, Lens gibi takımlar bulunuyordu. Kamerun milli takımı Türk milli takımıyla konfederasyon kupasında da oynadığı için taraftarın aşina olduğu büyük şefin parçalıyı giyecek olması camiada memnuniyetle karşılanmıştı. Nihayetinde Rigo beklentlieri eksiksiz karşılayarak tam 4 sezon Galatasaray'da başarıyla forma giydi. futbol kalitesi, tecrübesi ve liderlik vasıflarıyla takımın oyununda değer kattı. 2006 ve 2008 olmak üzere iki şampiyonlukda büyük pay sahibi oldu. Hem Tomas'la hem Sevet'le iyi bir ikili oluşturdu. 2008 de kulüp yönetimimnin kendisiyle kontrat yenilememesi üzerine Trabzonspor'la anlaştı. Ersun yanal döneminde yeniden yapılanan Trabzonspor'un kaptanlığını yaptı.


Stjepan Tomas

Galatasaray'da Song deyince akla gelen ilk isim tartışmasız Tomas olacaktır. 2002 -2003 sezonunda Fenerbahçe'ye kiralık olarak gelen Tomas, Fabio Luciano ile iyi bir ikili oluştururken Fenerbahçe savunması için yıllar sonra yeni Uche - Högh benzetmeleri yapılıyordu. Ne var ki Şampiyonluğa koşan FB'de Adanaspor maçının 35. dakikasında oyundan alınan Tomas formasını yere fırlatınca Daum tarafından ipi çekiliyor ve bonservisi alınmıyorudu. Stoper mevkiine Song'u transfer eden Galatasaray, Fener'in Tomas'dan vaz geçmesini fırsata çevirdi ve 350.000 euro gibi bir bedel karşılığında tomas'ı kadrosuna kattı. 2004-2005 sezonuna bir enkaz devir alarak başlayan Hagi'nin savunma ağırlıklı oyununun Song'la birlikte bel kemiği oldu. 2006'da kazanılan şampiyonlukta da önemli pay sahiplerinden biri olan Tomas 2007'de takımdan ayrıldı.


Cesar Prates   

Değeri bilinmeyen oyuncular listesinde bana göre ilk sırayı alabilecek kalitede bir oyuncu. Hızı tekniği uzun mesafeli taç atışları ve en önemlisi mükemmel serbest vuruşlarıyla Çok uzun dönem takıma hizmet etmeyi hak eden bir oyuncuydu. Galatasaray'ın yıkıma uğradığı 2003-2004 sezonunda Hakan Şükür'le birlikte sahada ayakta kalabilen iki oyuncudan biriydi. Hagi döneminde sezon başlamadan Livorna'ya bedelsiz olarak transfer oldu. Oynadığı tek sezonda kupa ve avrupa maçları dahil 7 frikik golüne imza atan brezilyalı 2004-2005 sezonunda Galatasaray'da kalsa çok daha fazlasını yapabilirdi. Bugün geriye dönüp baktığımda Prates'den Eboue'ye kadar geçen süreçte Galatasaray'da sağbek oynayan hiçbir oyuncunun Prates kalitesinde olmadığını düşünüyorum.

Emiliano İnsua

Yıllarca sol kanat takımı olarak bilinen Galatasaray'da Hakan Ünsal ve Ergün Pembe'nin misyonlarını tamamlamaların ardından hali hazırda Türk Futbol'unun en büyük sıkıntılarından biri olan sol bek sıkıntısını Galatasaray da yaşadı.Bir dönem orhan akla idare eden sarı kırmızılılar 2007-2008 sezonunda Manisa'dan transferedilen Hakan Balta ile o bölgeye kesin çözüm bulduğunu düşünmüştü. Lakin 2008 Avrupa Kupası sonrası ciddi düşüş gösteren Balta'nın yerine Liverpool'dan Avrupa futbolunun gelectaki yıldızları arasında gösterilen İnsua, Rijkaard'ın özel isteğiyle kiralanmıştı. Rijkaard kısa süre sonra takkımın başından ayrılınca takımın başına yeniden geçen Hagi takımda kiralık oyuncu istemiyorum diyerek İnsua'yı  kadro dışı bırakmıştı. Performans olarak Galatasaray'a çok bir şey verememiş olsa da İnsua sol bek pozisyonuna mütemadiyen yerli tercih eden Galatasaray'ın nadir yabancı sol beklerinden biri olarak bu 11 kişilik kadroya girmeyyi başardı. İroniye bakın ki uzun vadeli planmlar için takımda kiralık oyuncu istemeyen Hagi kensisinden sonra geldiği İnsua'dan önce takımdan gönderildi. 


Alium Saidou

2004 yılında İstanbulspor'dan bedelsiz olarak alınan Saidou, Rahmetli başkan Özhan Canaydın'ın dönemin popüler tabiriyle Real Madrid'in kapısında yatarak transfer ettiği Brezilya'lı Flavio Conceiçoo'nun isminin gölgesinde kalınca Hagi Tarafın'dan Malatyaspor'a kiralandı. Hagi'nin gidişi, Concecao'dan beklenen verimin alınamayarak Olympiacos'a gönderilmesinin üstüne bir de ön libero mevkisine transfer yapılamaması eklenince o bölge mecburen Saido'ya kaldı. Eric Gerets'in Galatasaray'ı Hasan Şaş, İliç, Necati, Hakan Şükür ve Ümit Karan'la korkusuzca hücum ederken takım ortasahasının savunma güvenliği Ayhan Akman ve Saido'ya kalıyordu. Gösterişsiz ama temiz oyunuyla o sezon minimum beklentiyle görev alan Saidou maksimum fayda sağlayarak takımın şampiyonluğunda pay sahibi oluyordu. Sezon sonunda dönemin as başkanı Adnan polat Saidou o bölge için birinci sınıf bir oyuncu değil ön liberoya birinci sınıf bir oyuncu alacağız diyerek Kamerun'luyu takımdan gönderiyor: Transferin son gününe kadar istenilen hiç bir oyuncuyla anlaşma sağlayamayan Galatasaray Japon İnamoto ile el sıkışıyor ve yani bir hayal krıklığına yelken açıyordu.


Loric Cana   

Rijkaard'la başlayıp Hagi ile devam eden Bülent Ünder'le son bulan sezonun değerli nadir isimlerinden biridir. Sezon'a kağıt üzerinde çok iyi bir kadro ile başlayan Galatasaray'da işler bir türlü yolunda gitmiyordu takımda iyi futbol şöyle dursun iyi koşan oyuncu bile yoktu nerdeyse. İşte bu bağlamda mücadelesiyle hırsıyla taraftara kendini sevdirmeyi başaran Cana sezon sonunda Muslera transferinde Lazio'ya gönderilirken taraftarın damağında tad bırakmayı başardı.


Sasa Ilic

Bir gün bu ismin beni bu kadar heyecanlandırabileceğini asla düşünmezdim. Galatasaray tarihinin az sonra bahsedeceğimiz bir başka ismiyle birlikte en büyük transfer başarılarından biri. Fiyat performans bakımından müthiş bir tercih. Galatasaray'ın  bonservisi elinde 30 yaşını aşmamış yılda 1m eurodan fazla istemeyecek yıldız oyuncu arayışları yaptığı, işlerin sıkıştığı anda Haim Fresco'nun devreye girdiği ve nihayetinde yıldız futblcunun eşini ikna edemedik klişesiyle transferin noktalandığı dönemlerde. Taraftar Robet Pires'i beklerken Ilic'in gelişimi memnuniyetle karşılamamıştı. Sezonun ilk maçında Galatasaray Sami Yen'de Konyaspor'u ağırlarken Taraftarın açtığı Başkan Pires nerede? pankartı dikkatleri çekiyordu. Maçın henüz başında ceza sahası önünden aldığı pası Hasan Şaş'a yollayan Iliç içeri kat ediyor ve Hasan'ın ortasına yaptığı kafa vuruşulya taraftara merhaba diyordu. Yine ikinci yarıda Hasan Şaş'la girdiği ikili oyun sonrası ilk maçında ikinci lig golünü atan Ilic Galtasararay taraftarına futbolu hakkında fikir veriyordu. Saha görüşü ara pasları ve sırtı dönük forvetlerle yaptığı ver kaçlarıyla Gerets'in hücum futbolunun seyir zevkini arttırıyordu. Asistlerinin yanı sıra attığı 12 golle 2005-2006 sezonunda Galatasaray'ın şampiyonluğunda çok büyük pay sahibi oluyordu. Sonraki sezon Fenerbahçe'nin transfer yatrırımlarına ayak uyduramayan Galatasaray için işler iyi gitmiyordu. Ilic ikinci sezonunda ligde 10 Şampiyonlar ligi'nde 3 gole imza atıyordu. 2007-2008 sezonu öncesi taraftara yıldız sözü veren Özhan Canaydın Schalke 04'den Casio Lincoln'u transfer edince Iliç gözden düşüyor ve Salzburg'un yolunu tutuyordu. (Aynı sezon Galatasaray'ın sansasyonel transferi Lincoln'ün ligde kaç maç oynadığını hatırlayan varsa söylesin.)


Harry Kewell

Bu gün Türkiye Ligi Dünya'nın en kariyerli futbolcularına ev sahipliği yapabiliyor. Hatta bu işler eskisi gibi sadece 35 yaşından sonrada gerçekleşmiyor. Moussa Sow gibi Wesley Sneijder gibi yıldızlar kariyerlerinin önemli dönemlerinde Türkiye'yi tercih edebiliyorlar. Ama 2005 yılında birisi bana Harry Kewell 2008 de Galatasaray'a gelicek dese kesinlikle inanmazdım. 2008 Sezonuna Adnan Polat başkanlığında giren Galatasaray Transfer politikasını değitirmiş ve Transfer bütçeleri artırılmıştı.İlerleyen dönemlerde taraftarın "En büyük transfer Haldun Üstünel" şeklinde tezahuratlar besteleyeceği genç yönetici önderliğindeki transfer komitesi taraftarı sevince boğmak için sabırsızlanıyordu.

İnanılmaz Leeds United macerasından sonra Liverpool'a transfer olan Kewell'ın geçirdiği sakatlıklar ve karaciğer rahatsızlığı Avustralya'lının Liverpool'da yerini kaptırmasına sebep olunca. Oz Büyücüsü İstanbul'un yolunu tutuyordu. Sakatlığı hakkındaki tüm olumsuz eleştirilere rağmen Galatasaray taraftarının kendisinden beklentisi büyüktü ve hiç şüphesiz o bu beklentileri karşılayacak yeteneğe sahipti. Nihayetinde Ligin açılış maçında Hasan Şaş'ın arka direğe kestiği topa yaptığı düzgün vuruşla Sami Yen'de taraftara merhaba diyen Kewell'a Galatasaray taraftarı bir sonraki iç saha maçı olan Antep karşılaşmasına Liverpool'un kop tiribünlerinden transferedilen Harry Cool şarkısıyla eyvallah diyordu. Baros, Lincoln, Arda ve Nonda ile sağladığı uyumla estetik golerin hazırlayıcılığını ve bitiriciliğini yapan Kewell Galatasaray'da oynadığı ve takımın başarısız olduğu üç sezona rağmen taraftarın kalbinde Hagi'den sonra böylesine yer eden ilk oyuncu oluyordu. "Stay with us Harry"     


Franck Ribery

Galatasaray tarihinin hem en büyük transfer başarısı hem de en büyük yönetim beceriksiziliği olmayı başarmış bir oyuncu. UEFA 2013 yılın oyuncusu ödülü sahibi Franck Ribery.

2004-2005 sezonunda devre arasına girildiğinde Galatasray ligde Fenerbahçe'nin hermen arkasında zirve yarışını sürüdürüyordu. Cimbom sahada Fener'in hemen arkasında yer alsa da ekonomik anlamda fener'le yarışması mümkün değildi. Sarı kanaryalar o dönem yirmili yaşlarının henüz ortasında olan Manchester City'nin sorunlu yıldızı Anleka'yı almak üzereyken Galatasaray Türkiye'de ismini kimsenin bilmediği genç bir kanat oyuncusu ile kiralık olarak anlaşıyordu. Fenerbahçe basını "Cimbom Anelka'nın bonusunu aldı" şeklinde dalga geçerken Fatih Gökşen kimin bonus olduğunu sahada görürsünüz şeklinde iddalı cevaplar veriyordu. Ligin ikinci yarısı başladığında Ribery'nin potansiyelini tüm Türk futbol kamu oyu görüyordu. Ribery bir kanat oyuncusundan çok fazlasıydı. Taraftar da onu hemen bağrına basmış, Scarface posterleri eski açıkta yerini almıştı. Nihayetinde Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe ve Galatasaray karşılaşıyor ve genç fransız Galatasaray'ın 5-1 lik galibiyetiyle sonuçlanan maçta bonus tartışmlarına son noktayı koyuyordu.

Sezon sonunda Ribery'nin bonservisini Metz'den satın alan Galatasaray oyuncuya ödemesi gereken maaşı ödemeyince genç Fransız Galatasaray'dan kaçarcasına Marsillie'nin yolunu tutuyordu. Galatasaray'dan ayrılması kendi kariyeri açısından her nekadar doğru bir tercihse de. Bayern Munich maçlarını her izleyişinde  Galatasaray taraftarının içinin cız ettiği bir futbolcudur Franck Ribery.


Milan Baros

2004 Avrupa Kupası'nı izleyip de Baros'a hayran olmayan, Çek Cumhuriyeti'nin Yunanistan'a elenişine üzülmeyen yoktur sanırım. Bu turnuvadan tam 4 sene sonra 2008 Avrupa Kupası'nda A Milli Takımımımızın Çekleri 2-0 dan gelerek 3-2 yendiği efsanevi maçın bir iki hafta sonrasında Çek yıldız parçalı formayı sırtına geçiyordu. Liverpool'dan takm arkadaşı Harry Kewell'la birlikte taraftara yeni bir heyecan getiren Baros oyuna ilk onbirde başladığı ilk iki maçında sırasıyla Kocaeli  ve Konya'ya ikişer gol  atarak, Hakan Şükür'den sonra Aslan'ın yeni kralı olacağının ilk sinyalini veriyordu. Galatasaray'da Lincoln ve Kewell'la müthiş bir üçlü oluşrturan Baros sezonu 20 golle Kral olarak tamamlıyor ama Skibbe'nin gidişi, Bülent Korkmaz Lincoln gerginliği derken Galatasaray'ın kaybettiği bir sezon daha geride kalıyordu. Bir sonraki sezona Rijkaard'la müthiş bir giriş yapan Galatasaray'da kadro'ya Keita, Elano gibi çok önemli isimler de katılıyor ve Galatasaray kadrosu yabancı kalitesi açısından hiç olmadığı kadar güçlü bir duruma geliyordu. Milan Baros en iyi bildiği işi yapmaya, gol atmaya devam ediyordu. Ligin onuncu haftasında Fenerbahçe ve Galatasaray Kadıköyde karşı karşıya geliyordu. Maç daha başlamadan ısınma esnasında Cristian'ın Arda'ya omuz atmasıyla gerginlikler başlamıştı. Hakemin ilk düdüğünün ardından Emre Belözoğlu'nun ortasaha ile taç çizgisinin birleşmeye yakın bölgesinde, taraftara şirin görünmek amacıyla kayarak yaptığı faul sonrasında Baros'un ayağı kırılıyor ve bir daha tam anlamıyla geri dönemeyeceği süreç başlıyordu. Baros sezonun yarısını sakat geçirdkten sonra sahalara döndü ama asla eskisi kadar güçlü olamadı. Oynadığı maçlarda yine çok gol attıı ama çabuk sakatlanmaya başladığı için eskisi kadar çok oynayamadı. 3. Terim Döneminin ilk aylarında Elmander'le tam iyi bir uyum sağlamış ve goller atmaya başlamışken yeniden sakatlandı ve formasını devre arasında yuvaya dönüş yapan Necati'ye kaptırdı. Tam 4.5 sezon Galatasaray'da forma giyen Baros sakatlıklara rağmen parçalıyı terlettiği 93 maçta tam 48 gol atarak müthiş bir istatistik yakaladı. Bu gün Galatasaray taraftarı takımının golleri kadar Baros'un Antalyaspor adına attığı gollere de seviniyor.
                                                   MİLAN BAROS OLEY!!

Benim ilk onbirim böyle ya sizinkinde kimler var?


 








25 Ağustos 2012

BURSA'DA BİR ALEX (PABLO BATALLA)



Yıllar sonra, bu isim belki sadece Bursaspor'lular ve hafızası güçlü olan bir avuç futbol sever tarafından hatırlanacak ama Bu gün Bursaspor'un kadrosunda tarih yazmış ve yazmaya devam eden bir on numara var: Pablo Martin Batalla...





Ertuğrul Sağlam'ın 2008-2009 Sezonunun ikinci yarısında, Timsahların  başına geçmesi ve yeşil beyazlıların, ikinci yarının en çok puan toplayan takımı olması, Bursa'yı ligde ancak altıncı sıraya kadar yükseltebilmiş ve Avrupa Kupaları dışında kalmasına yol açmıştı. Yeni sezona Pendik'ten  Ramazan Sal , Kayseri'den Turgay Bahadır, Trabzonspor'dan Hüseyin Çimşir, Basel'den İvan Ergiç, Beşiktaş'tan Tomas Zapotocny ve Velez Sarsfield'dan Pablo Martin Batalla transferleriyle başlayan Bursaspor'un, yeni bir devrimin arifesinde olduğunu kimse tahmin edemezdi.

Aynı dönemde Galatasaray Takımın başına Riijkaard'ı getirmiş. Kewell'lı, Baros'lu, Nonda'lı kadrosunu Kader Keita, Elano, gibi hatırı sayılır yıldızlarla güçlendirmiş; Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım ise, Daum'la üç yıl üst üste şampiyonluk sözü vermişti. Otoriteler şampiyonluk yarışının bu iki takım arasında geçeceğini düşünüyordu. Bursa üzerine yapılan tahminlerse en iyi ihtimalle ligi dördüncü bitirebileceği yönündeydi. Bir önceki sezonu beşinci bitiren Bursaspor, Beşiktaş veya Trabzonspor'dan birinin önüne geçip, UEFA kupasına katılması halinde ciddi bir başarı yakalamış adledilecekti.

Galatasaray ve Fenerbahçe'nin üst üste maçlar kazandığı bir sonbahar dönemi geride kalırken, Bursaspor için işler pek iyi gitmiyor, fikstürün de getirdiği dezavantajla, ciddi puan kayıpları yaşanıyordu. Pablo Batalla, ilk golünü ligin 8. Haftasında, Manisa deplasmanında, 82. dakikada serbest vuruştan bulurken; uzaktan da olsa taraftarına merhaba diyordu. Bursaspor'un yeni oyun düzeninde, orta saha Bekir Ozan Has ve İvan Ergiç gibi hem tecrübeli hem güçlü iki oyuncuya bırakılırken; kanatlarda transfer sezonunun yıldızları  Ozan İpek ve Volkan Şen görev alıyordu. Santrforda magazinin bir başka değişilmezi Sercan Yıldırım gol kovalarken, hemen arkasında oyunun beyni konumundaki Pablo Batalla sessiz sedasız takımı yönlendiriyordu. Batalla arkasındaki Ergiç'le kısa sürede muheteşem bir ikili oluşturmuştu.

 Bursaspor bir uzun mesafe koşucusu gibi yarışın ilk metrelerinde gücünü koruyor ve tempoyu artıracağı zamanı sabırla bekliyordu. Manisa deplasmanı Bursaspor ve Batlla için temponun arttığı ilk kritik viraj oluyordu. Sonraki üç hafta boyunca Batalla hem atıyor hem attırıyordu. Ona Ergic'in de eşlik etmesiyle birlikte ortaya 6-0 lik İBB galibiyeti çıkıyordu. Bursaspor artık herkese meydan okuyordu. Bu meydan okumada Türk basını her ne kadar Sercan ve Volkan'ı ön pilana çıkarsa da takımın bu yükselişinde üç oyuncu kaptan Ömer Erdoğan, İvan Ergiç ve Pablo Batalla kilit rollerdeydi. Ligin ilk yarısında Bursaspor hem Galatasaray hem Beşiktaş karşısında gülen taraf olurken; sahasında Fenerbahçe'ye kaybediyordu.

Ligin ikinci yarısına inanılmaz bir tempoyla başlayan Bursaspor'da, Batalla beş haftada dört gol atıyordu. Fenerbahçe karşısında deplasmanda 2-0 geriye düşen Bursaspor'un ateşleyicisi yine Batalla oluyor 2-3 biten maçta, Yeşilbeyaz'lıların ilk golünü atan isim oluyordu. Bu maçla birlikte Bursaspor'un kendine güveni artmış, artık şehirde herkes şampiyonluktan söz etmeye başlamıştı. Bursaspor durdurulamaz bir güç haline gelmişti. Hal-i hazırda yarışın içinde bulunan Fenerbahçe ve Galatasaray kadar şampiyonluğa inanıyorlardı. Son haftalara doğru, beklenmedik bir şekilde Galatasaray'ın gardı düşmüş, üst üste yenilgiler alarak yarışın dışında kalmıştı. 34. haftaya gelindiğindeyse zirvede sadece iki takım kalmıştı: 73 puanlı Fenerbahçe ve 72 puanlı Bursaspor.

 Şampiyonluk düğümünün çözüldüğü son haftada Bursaspor yıldızının barışmadığı Beşiktaş'la evinde, Fenerbahçe'yse Trabzonspor'la Saraçoğlu stadyumunda karşı karşıya geliyordu. Bursada maçın kilidini Batalla açıyor Timsah yürüyüşü için İstanbul'dan müjdeli haber bekleniyordu. Ancak maç Bursapor lehine sonuçlanıyor Fenerbahçe'de Trabzonspor karşısında üstünlük sağlayamayınca Bursaspor tarihinde ilk kez şampiyonluğa uzanıyordu.
 

 Kadıköy'de yapılan yanlış anons, Bursa'ya doğru aksediyor; Anadolu'da yeni bir destan yazılıyordu.Bu efsanenin Kralı Ertuğrul Sağlam, ordunun komutanı ise Pablo Martin Batalla'ydı. Bursaspor, Türkcell Süper Lig 2009-2010 şampiyonu  oluyordu.

Bu başarı, Türk spor tarihinin lokal başarılarının en büyüğüydü.Modern zamanlarda ilk defa bir Anadolu takımı ligi zirvede tamamlıyordu. Ertuğrul Sağlam adını genç yaşta tarihe yazdırıyordu.




Fenerbahçe için Alex, Galatasaray için Hagi neyse Bursaspor için de Batalla odur. Zira Bursaspor'da şampiyonluk yaşamak, ne Fenerbahçe'de ne Galatasaray'da şampiyonluk yaşamaya benzer. 



 Şampiyonluk sonrası süreç Bursaspor için beklenidiği gibi zorlu geçti. Maddi sıkıntılar, Bursaspor'un, Şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi'nden gelen gelirleri, transfere yönlendirmesini engelleyince, beklenen düzeyde transferler gerçekleşmedi. Kısıtlı bütçeyle yapılan transferlerinse (İnsua,Nunez gibi) takımın seviyesinin altında oldukları aşikardı. Bir taraftan da Volkan gibi, Sercan gibi, medyanın pohpohladığı genç oyuncuların zihnine istanbul hayalleri iyice yerleşmişti. Sezonun ilk yarısında İnsua, Batalla'nın pozisyonunda oynarken Batalla biraz göz ardı edilmiş; İnsua'dan istediğini alamayan Bursapor'da Ergiç, sezonun ilk yarısında ortasahadan hücuma ciddi katkı sağlamış ve attığı gollerle Bursaspor'u yarışta tutmuştu.İkinci yarıya Miller ve Altidore transferleriyle başlayan Bursa'da; Batalla da kendi bölgesine geri dönüyor atmaya ve attırmaya kaldığı yerden devam ediyordu.Bursaspor sezonu Trabzonspor ve Fenerbahçe'nin 21 puan gerisinde de olsa üçüncü sırada bitiriyor ve UEFA Avrupa Ligi'ne kalmaya hak kazanıyordu.

2010 - 2011 sezonunda Şampiypnlar Ligi'nde oynanan ve 6-1 kaybedilen Valencia maçında Batalla Bursaspor'un tek golünü atarak birkez daha tarihe geçmişti. 

Bu süreçte, medyaca pohpohlanan ve havaya iyice giren Volkan ve Sercan kado dışı kalıyor; Volkan Trabzon'un Sercan ise Galatasaray'ın yolunu tutuyordu. Daha önemlisi Bursaspor, İvankov ve İvan Ergiç'in kontratlarını yaşlarından dolayı yenilemiyor yerlerine Scot Carson ve N'Diaye yi getiriyordu. Altidore'u gönderen ve gitmek isteyen Kenny Miller'ı kadroda tutamayan Bursaspor'da; Bangura da beklenenin çok uzağında kalmış ve Yeşilbeyazlılar üst üste puan kayıpları yaşamaya başlamıştı.Sezon ortasına kadar, bu kötü gidişe çözüm üretemeyen Bursaspor devre arası transferinde, forvet hattına Ohiggins'den Sebastian Pinto'yu transfer ediyordu. Sezonun ikinci yarısı yine Batalla'nın peş peşe golleriyle başlıyor Bursaspor'lu futbolcular 5 hafta boyunca yalnızca Batalla'nın gollerini seyrediyorlardı. Batalla'nın golleri ise Bursaspor'u galibiyete taşımaya yetmiyordu. Nihayet 22.haftada Sebastian Pinto Batalla'ya eşlik etmeye başlıyordu. 23. haftada Bursaspor ligin durdurulamayan ekibi Galatasaray'ı Batalla'nın tek golüyle durduruyor, performansı günden güne artan N'Diaye ile bilrlikte Bursaspor lig sıalamasında üstlere tırmanmaya başlıyordu.

Normal sezonun sonunda kendine ancak 8. sırada yer bulabilen Bursaspor, Süper Final Avrupa Ligi guruplarına da 4-0 lık şok bir yenilgiyle başlıyordu. Sivasspor karşısında alınan bu mağlubiyet Timsahlar için bir dönüm noktasıydı. Bursaspor 8. sırada başaldığı gurubu 4. bitirmenin yanı sıra Türkiye Kupası'nda da final oynayarak Avrupa Ligine katılmayı garantiliyordu. Batalla, 2011-2012 sezonunda attığı 13 golün 4'ünü Süper Final'de atarak kritik dönemeçte yine takımını sırtlıyordu.

Çok zorlu başalayan bu sezonda, yaşanan geri dönüşün, sahadaki ana kahramanı Yine Pablo Martin Batalla'ydı. Batalla'nın Pinto'yla yakaladığı sinerji ve Pinto'nun yarım sezona sığdırdığı 10 golü de, bu başarıda göz ardı edilemez bir gerçekti.








Batalla son tangosunu geçtiğimiz gün Twente karşısında yaptı. Bursa Henüz turu geçmiş değil ama Twente gibi zorlu bir rakip karşısında, oyunu boylesine elinde tutan bir yıldızı izlemek en az turu geçmek kadar keyifliydi. Umarım  Batalla kendi efsanesini. Önce deplasmanda Twente karşısında sonra Avrupa Ligi'nde Bursaspor'la devam ettirir.












Ve işte Muhteşem gollerinden bir kesitle Pablo Martin Batalla





                                  







23 Ağustos 2011

İZ BIRAKANLAR ... ŞOTA ARVELADZE



Doksanların ilk yarısı biterken, Türk futbolu yıllardır beklenen kıpırdamayı yaşamaya başlamıştır. Türk Milli Takımı yeni bir jenerasyon yakalamıştır. Fatih Terim'in bu yeni takımının iskeletini Trabzonsporlu oyuncular oluşturmaktadır. Yurt Dışında Türk Rüzgarı hafif hafif komşuları serinletmeye başladığında;  Şenol Güneş liderliğinde, Karadenizden gelen fırtına yurdu etkisi altına almıştır çoktan. Yıllardır şampiyonluk hasreti çeken Trabzonspor, bu kez başarılı olacak güce sahiptir. Ünal Karaman kaptanlığında, Ogün Temizkanoğlu, Tolunay Kafkas, Abdullah Ercan, Osman Özköylü, Cengiz Atilla gibi milli takımın yıldızlarını barındıran kadroda, yurt dışından transfer edilen, Karadeniz'li olduğu her hallerinden belli, uzun burunlu iki kardeş dikkat çekmektedir. Arçil ve Şota Arveladze... Sadece dış görünümleriyle değil, Karedeniz şivesiyle konuştukları müthiş Türkçeleri, kıvrak Karadeniz zekaları ve takıma çok kolay sağladıkları uyumla, sanki alt yapıdan gelen iki laz çocuğudur onlar.


Rivayet odur ki Erman Toroğlu, yönettiği bir Dinamo Tiflis maçından sonra Trabzonspor'a önerir Şota'yı. Yine rivayet edilir ki, Şota Trabzonspor'un kendisine yaptığı teklife "Eğer kardeşim gelmezse gelmem" diye cevap verir.Nihayet 93yılında bu iki Gürcü genç kendilerini kiralık olarak Karadeniz'in başka bir kıyısında bulurlar. yarım sezonluk bir ayrılıktan sonra 94-95 sezonunda bukez bonservisleriyle  Trabzonspor'un oyuncusu olurlar.

Karadeniz kadar sert, Karadeniz kadar  hırçın  bu şehrin takımı da Karadeniz gibi zorludur .İşte bu Arçil ve Şota kardeşleri birbirinden ayıran tek noktadır.

Çünkü, İnzaghi kardeşlerden Filippo, Cannavaro kardeşlerden Fabio ve Ferdinand Kardeşlerden Rio futbol için ne ifade ediyorsa; Arveladze kardeşlerden Şota da onu ifade eder.



Şota, azımsanmayacak sürati,  kıvrak zekası , yüksek tekniği ve muhteşem gol vuruşlarıyla kısa sürede, Türk Futbolu'nun gelmiş geçmiş en klas forvet oyuncularından biri haline gelir.

94 - 95 sezonunu Şota ve Trabzonspor'un gücünü iyice hissettirdiği bir sezondur. Trabzonspor ligi Beşiktaş'ın üç puan arkasında ikinci bitirirken, Türkiye Kupasını da evine götürmüştür. Şota sezonun ikinci yarısında  oynadığı 17 maçta 12 gol atarak, hem ligdeki başarıda, hem kupada büyük pay sahibi olmuştur.





Ama herkes bilir ki Türkiye'de Şota efsanesi, Trabzonspor için çok dramatik olan  95 - 96 sezonunda yaşanmıştır. Trabzonspor modern zamanlarda hiç bu kadar güçlü olmamıştır. Tarihinde ilk defa Avrupa Kupası Finallerine Katılacak Milli Takımı, Trabzonspor'lu oyuncular sırtlamaktadır ve hepsi formunun zirvesindedir. Tamamına yakını yerli oyunculardan kurulu olan bu takım, ligin tartışmasız en iyi golcüsünün de sahibidir. Ligde, rakibi Fenerbahçe ile muhteşem bir rekabeti sürdüren Trabzonspor, Avrupada da o dönem Türk Futbolu adına hatırı sayılır işler yapmaktadır. Ligin büyük bir bölümünü lider götüren Trabzonspor 2-0 kaybettiği Beşiktaş maçıyla Fenerbahçeye kaptırdığı  koltuğu geri almayı bilir.




 Trabzonspor ligde fırtına gibi eserken, arşivciliğin çok zor olduğu, görüntülerin kolay kolay saklanamadığı o dönemlerde Hami ve Şota, Trabzonspor adına muhteşem gollerini hafızalarımıza kazımıştır.






95 - 96 sezonunda son beş haftaya gelindiğinde, kağıt üzerinde Trabzonspor'un tek ciddi rakibi Fenerbahçedir ve Bordo mavililer rakibinin dört puan önündedir. Yani Trabzonspor için şampiyonluk kaçınılmazdır. Hiç kimse ligde kalma mücadelesi veren Vanspor'un bu fırtınayı durdurabileceğine ihtimal vermektedir. Ama beklenmeyen olur. Vanspor'a üç puan bırakan Trabzonspor,  bir puan önünde olduğu Fenerbahçe'yi, Avni Akerde ağırlayacaktır. Maçın henüz ilk bölümlerinde Abdullah'ın golüyle 1-0 öne geçen Trabzonspor, Oğuz ve Aykutun gollerine engel olamazken, Türk Futbol Tarihi'nin en büyük efsanelerinden birinin doğuşuna da şahitlik edecektir. Rüştü Rençber... Trabzonspor, Hami, Abdullah, Ünal, Tolunay ve Şota'yla Fenerbahce kalesini topa tutacak, ama Rüştü'yü geçemeyecektir. Bordomavililer avuçlarının içindeki lig şampiyonluğunu Fenerbahçe'nin almasına engel olamayacaktır.

Türkiye Kupasını da Galatasaray'ın kazanmasıyla birlikte, en güçlü olduğu dönemde hiç bir kupa kazanamayan Trabzonspor yıllarca geri dönüşü olmayacak bir çöküşe ilk adımı atarken, ellerinde kalan tek şey Şota Arveladze'nin tek bir penaltı dahi atmadan 25 golle kazandığı gol krallığıdır.







Şota, golün her türlüsünü atabilen bir oyuncuydu. Çok özel bir yeteneğe sahipti. Benim jenerasyonum çocuklar ilk voleyi ilk röveşatayı Şotada gördü. Ve bizim kuşağımız futbol aşıklarının, mutlaka unutmadığı bir Şota golü vardır. Ve en az bir mahalle maçında, Şota olmuşlardır.



96-97 sezonunu da Trabzonsporda geçiren Şota artık kabuğuna sığamaz ve Avrupa'ya gitme talebini yönetime bildirir.Çünkü artık Türkiye ligi onun yeteneklerine dar geliyordur.. 97 - 98 sezonunun başında, dönemin Avrupa Devi Ajax'la anlaşarak Türkiyeden ayrılır. Kontratındaki beşyüzbin marklık serbest kalma bedeli, ederinin çok altında gitmesine sebep olur.Türkiyede oynadığı 96 maçta 61gol atan Şota. Ayırlıdktan sonra sırasıyla Ajaxda 96 maçta 55 gol, G.Rangersda 95 maçta 44 gol ve Az Alkmaarda 60 maçta 36 gol atmıştır. futbolculuk kariyerinin her dönemi başarılarla dolu olan gürcü forvet. Milli formayı giydiği 66 maçta da 21 gol kaydetmiştir. Son olarak transfer olduğu Levante'nin hazırlık kampında sakatlanan ve uzun süreli bu sakatlık dolayısıyla futbolu bırakma kararı alan Şota, 3 haziran 2008 de ülkesinde yaptığı jübile maçına Trabzonspor'lu eski takım arkadaşlarını çağırır ve futbola böyle veda eder.





Nere giderse gitsin, nerede olursa olsun, benim için Şota her zaman, vücuduna birkaç beden büyük gelen, Vestel reklamlı bordo mavi parçalı formasılya, o uzun burunlu, zayıf laz çocuğu olarak kalacaktır. 









Futbolu bıraktıktan sonra Alkmaarda kalıp Van Gaal'ın in yardımcılığını yapan Şota. yıllar sonra, eski takım arkadaşı Tolunay Kafkasdan boşalan Kayserispor Teknik Direktörlüğü koltuğuna oturacaktır. Türkiyeye dönüşüyle taraflı tarafsız herkesin mutlu olduğu Şota, Kayserisporda yaptıklarıyla ise futbol severlerin takdirini kazanmıştır.

Bana göre ilerleyen yıllarda Avrupa'nın önemli teknik adamlarından biri olacak olan Şota, Türkçesinden, şivesinden, espri anlayışından ve samimiyetinden hiç birşey kaybetmemiş. Basına yaptığı her açıklamasında kendisine olan sempatiyi ve sevgiyi biraz daha arttırmıştır.






ŞOTADAN İNCİLER




ben biliyorum ki ülkemizde youtube'dan transfer yapan kulüpler var. bu çok acı birşey. düşünün bir de youtube kapalı. kapalı olmasaydı kim bilir neler olacaktı? 




yarın ne olacağını bilemeyiz. insan neredeyse orada başarılı olmak ister. kendimi önce burada göstermek istiyorum. hangi kulübü istersin diye sorduğunda herkes bir takım söyler kafasına göre. real madrid, barcelona... ama ben barcelona'ya karşı oynamak istemem. onu biliyorum.





Lig tv muhabiri: (ligde onuncu hafta) genellikle ligde bu haftalarda 3 büyükler ilk 3 sırada olurdu. bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?


Şota Arveladze: benim zamanımda 4 büyük vardı, ne zaman 3 oldu?



Lig tv muhabiri: en çok beğendiğin gollerin hangisi?


Şota Arveladze: Oğlum ve kızım 





22 Ağustos 2011

İZ BIRAKANLAR ...




Kimler geldi kimler geçti Türk Futbol'undan. Yüzlerce yabancı oyuncu ter akıttı, krampon eskitti sahalarımızda. Kimi  adını unutulmazlar arasına yazdırdı. Büyük zaferlerin mimarı oldu. Kimi beklenenin çok altında kaldı. Futbol severler için hayal kırıklığı oldu. 

O artık  ancak bastonla oynar denilenlerin, kendi efsanesini tekrar yazışını da ; Dünya yıldızlarının, genç yaşta eriyişini de canlı canlı izledik bu sahalarda.

Kimi, takımının formasını yıllarca başarıyla terletmiş olmasına rağmen hatıralarımızda bir isimden ibaretken; Kimi kısa sürede zihinlerimize kazıyıp kendini, çekti gitti.

Bu dizide sadece en büyük yıldızlardan değil, damağımızda kendine has o tadı bırakan, zaman zaman da o tadı hissettiren yıldızlardan ve onların benim damağımda bıraktığı tatlardan bahsetmek istiyorum...

Damak tadıma hoş geldiniz. 

Bu arada dizinin ilk yıldızı Şota Arveladze.

13 Ekim 2009

Ben 10 diye Tusubasa'ya Derim


Okulların açılmasıyla farkettim ki çocukların yeni bir fenomeni var. Ben 10, suluklarda, beslenme çantalarında, devterlerinin kaplıklarında hep aynı çocuğun resmi. Tabi ki her lisanslı ürün gibi onunda çakmaları var. Sen Ben 10 yazmış basmış adam çantayı. (Bu arada kız çocuklarının tutkusu Winx Club). Anladığımız kadarıyla, bu günlerde Dünyayı bu çocuk kurtarıyor.Üstelik adı da Benjamin.

Bizim çizgi filmlerimizde çocuklar Dünya'yı kurtarmakla uğraşmazdı. Üstelik adı Benjamin'se hiç uğraşmazdı. bambaşka bir işi vardı: Kartal vuruşu.

Evet Benjamin 10 numara mı giyerdi; Hatırlamıyorum ama, Sırf o kartal vuruşu yaparken biz uyuyor olmayalım diye hafta sonları erkenden kalkar TV nin başına geçerdik.

Asıl 10 numara ise arka mahallede yetişmiş bir Japon çocuğuydu.
İsim:Tsubasa ohzora
Takım:Nankatsu/Japon milli takımı
Pozisyon:forvet
Ülke:Japonya
Hikayenin baş kahramanı olan Tsubasa, Nankatsu şehrine yeni taşınmıştır. Babası gemi kaptanı olduğu için annesiyle beraber yaşamaktadır. Annesi özel bir okula gitmesini istemesine rağmen Tsubasa, kentte bulunan bir devlet okulunu tercih eder. İyi bir futbolcu olabilme hayalini gerçekleştirmek için okulunun futbol takımına giren Tsubasa takım kaptanı olur. Nankatsu takımıyla Japonya Şampiyonası'na katılan Tsubasa'nın, şampiyon olabilmek için önünde uzun bir maraton ve mağlup etmesi gereken güçlü rakipler vardır.




Bizim için 10 numarayı değerli kılan Tusubasa'ydı. Hagi'nin formasındaki Pele'nin değil Tsubasa'nın numarasydı.


Bizim çizgi filmlerimizde çocuklar canavarlarla savaşmazdı. Futbol oynardı.

Evet, belki Fizik kurallarını hiçe sayar; Saha Tsubasa'nın ayağının altında bir koşu bandı misali kayar; Şut atıldığı anda top bir Amerikan futbolu şekli alır, Bir şut 3-5 dakika arası bir maç 200-300 dakika arası zamanda gerçekleşir; Ve bir maç 3 haftada biterdi.

Yine de severdik. Herkesin bir kahramanı vardı. Üzerinde mavi ve beyaz renkleri barındıran herhangi bir kıyafet Nankatsu forması, herkes Japon ligindeki bir oyuncu olurdu.

Çoğunluk Tsubasa olmak isterdi (Kendince Tsubasa idi)

Benim adamım farklıydı


İsim: Taro Misagi
Takım: Nankatsu/Japon Milli Takımı
Pozisyon: Forvet Ülke: Japonya



Gezgin bir ressamın oğlu olan Misagi, Nankatsu'ya taşındıktan kısa bir süre sonra Tsubasa ile dost olur. Tsubasa ile birlikte oynadığı Nankatsu forvetinde "Altın İkili" olarak adlandırılırlar. Takımdaki en centılmen oyunculardan biri olan Misagi maçlarda yaşanan kavgaların pek çoğunda ayırma görevini üstlenmiştir.


Taro Misagi ilk bölümde bir boğayı çalımlamış, o gün itibari ile (Ninja Kaplumbağa Leanardo ile birlikte) fenomenim olmuştu. Futbolu sevmemde 8 numaralı bir başka oyuncu Ünal Karaman'la birlikte başrol oynamıştı.



Bizim çizgi filmlerimizde en Kötü çocuk Huyuga'ydı. Çünkü o rakip takımdaydı ve en Japonya daki en iyi 9 numaraydı.

İsim: Kajiro Hyuga
Takım: Meiwa/Japon Milli Takımı
Pozisyon: Forvet Ülke: Japonya




Meiwa takımının saldırgan kaptanı. Uzun süre Tsubasa'nın en büyük rakibi olan Hyuga, önceleri kazanmak için her yolu denemesi sebebiyle izleyiciler tarafından sevilmemiştir. İlerleyen bölümlerde ise Hyuga'nın aslında kötü bir insan olmadığı anlaşılır. Babasız ailesini geçindirmek amacıyla futboldan arta kalan vakitlerinde çalışan ve hedefi turnuvada şampiyon olarak burs kazanmak zorunda olan Hyuga'ya zamanla sempatimiz artmıştır. Şampiyon olması ise ancak Nankatsu'yu yenmekle mümkün olacaktır.

Tabiki Jun Misugi, Hikayesi ile bizleri hüne boğam kaptan




İsim: Jun Misugi
Takım: Musashi
Pozisyon: Forvet
Ülke: Japonya

Musashi takımının başarılı forveti Misugi, gerçekte herkesten gizlediği bir kalp rahatsızlığı vardır. Bu rahatsızlığı futbol oynamasını tehlikeli hale getirdiği halde, futbola veda etmeden Nankatsu takımını yenerek Japonya şampiyonu olmak istemektedir.


Evet biz futbolu sokak arasında sevdik. Çizgi filmlerle pekiştirdik.Mahalle maçlarında çizgi film kahramanıydık. Tsubasa'ydık, Hyuga'ydık. Zidane, Ronaldo daha sonra olduk. İkiboyuttan üçüncü boyuta geçişimiz halı sahalara ayak bastığımız günlere denk geldi. Ama hiç bir zaman Misaki olduğumuz günlerin tadını vermedi.


Nankatsu hatırası





Ve Diğer Karakterler


İsim: Genzo Wakabayashi
Takım: Shutetsu-Nankatsu/Japon Milli Takımı
Pozisyon: Forvet Ülke: Japonya



Nankatsu şehrinde yaşayan zengin bir ailenin çocuğu olan Wakabayashi tenis topundan basketbol topuna kadar her türlü topu yakalıyabileceğini iddia eden bir kalecidir. Nankatsu kentine taşınan Tsubasa ile hangisinin daha iyi olduğunu görmek üzere maç yaparlar. Bu maçı Nankatsu kazanır. Ancak bu maç ikili arasındaki dostluğun temellerini atar. Bu maçtan sonra Shutetsu ile Nankatsu takımları Nankatsu adı altında birleşerek turnuvaya katılırlar.




Japonya'nın en iyi kalecilerinden biri olmasının yanısıra dövüş sanatları konusundaki bilgisi ve becerisiyle tanınır. Yarı finalde Meiwa takımının kalesine geçen Wakashimazu,oyuna girer girmez kurtardığı penaltıyla dikkatlari üzerine çekmiştir. Konuşmayı fazla sevmeyen kalecimiz Meiwa takımının agresif kaptanı Hyuga'nın korkuyla karışık saygı duyduğu yegane insandır.

İsim: Kazuo Tachibana ve Masao Tachibana
Takım: Hanawa
Pozisyon: Forvet
Ülke: Japonya




Hanawa takımının ikiz forvetleri şampiyonluk yolunda Nankatsu'nun dişli rakiplerindendir.

21 Ağustos 2009

BOLT'UNU ÇIKARDI 19.19

İnsanda biraz utnama olur yahuu!!!


Şaşırdınız mı ? Bu adamın yaptığı hiç bir şey beni şaşırtmıyor açıkcası. Bilim kurgu film gibi; Yarış başlamadan önce olabilecek herşeyi kabulleniyorsunuz.

Bu ne yaaaaa! Ayıptır kadrajda kimse yok.

Ağla bakalım ağla. Daha çoook ağlarsın :))))

Bundan sonra, bir insan bir olayı abarttığı zaman işin Bolt'unu çıkardı denilsin.

18 Ağustos 2009

Yapma İsinbayeva

Berlinde ilk büyük sürpriz. Sırıkla atlamada son yılların tartışmasız 1 numarası Yelena İsinbayeva 4.75 le başlamayı tercih ettiği dünkü yarışta 3 hakkında da başarısız olunca 0 çekti.

Aslına bakarsanız, Londra Grand Prix'inde yıllar sonra ilk defa geçilen İsinbayeva için, yarışların artık eskisi kadar kolay olmayacağını tahmin etmek hiç te zor değildi. Zira Pekin'de yaptığı 5.05 lik derecenin ardından, 4.80 i geçmekte zorlanır olmuştu Rus Atlet.

Herşeye rağmen Dünya Şampiyonası'nda işlerin farklı olacağını, Yelena'nın eskisi kadar kolay olmasa da, yeni bir rekor kıramayacak olsa da, altın madalyayı alacağını düşünüyordum. Sadece biraz daha çekişmeli geçecekti yarışma. Gerçi daha heyecanlı geçti. Zira İsinbayeva değil altın madalya almak, kürüsye bile çıkamadı.

Yarış sonunda ağlaması ise gerçekten üzücüydü.

Bu arada Yarışmayı Polonyalı Anna Rogowska (4.75) kazanırken ikinciliği Vatandaşı Monika Pyrek ile ABD'li Chelsea Johnson(4.65) paylaştı

17 Ağustos 2009

9.58 Mi ????


Bu adam hakikaten çıldırmış. 9.58 mi ? Gerçekten inanılmaz. Sanırım Bolt geçtiğimiz günlerde idda ettiği gibi rekoru 9.40 a çekecek ve dnya duracak. Londra'da bizi müthiş bir heyecean bekliyor.

Tabi ki, kısa süreli bir heyecan.


10 Temmuz 2009

Arda Kaptanlığa Zhirkov Adaya


Bahsetmiştik Galatasarayda kaptanlığa Arda getirildi. Arda efsane olmayı hedefliyormuş. Türk Futbolunda en büyük başarıların yaşandığı son 10 yıla baktığımızda kaç futbolcu efsane olmuş onuda düşünmek lazım. ,
Bizler futbolcularımıza sembol oyuncu olma efsane olma havaları pompalarken, Bizimle futbol düzeyi aynı ülkeler Major liglere oyuncu pompalıyorlar.

2008 avrupa şampiyonasının Türkiye ile birlikte çıkış yapan ülkeler Rusya ve Hırvatistan'ı ele alalım mesela.
Şu anda hemen aklıma gelenleri yazıyorum.

Şampiyona henüz başlamadan Modric Tothenam'a gitmişti M.City de Corluka bu sene 2. Premier Lig transferini yaptı ve tothenam'a gitti . Sirna uzun süredir Shacktarda. Kovaclar,Petricler artık gediklisi oldu major liglerin. Olic de bu transfer döneminde Bayern in yolunu .
Rusya Tothenamda sezon başında Robie Kean dan boşalan forvet hattına Pavluchenko'yu göndermişti.Daha sonra geçtiğimiz yıl UEFA Kupasında parladıktan sonra, Avfrupa Kupasında zirve yapan Arshavin İngiliz devi Arsenal'e transfer olmuştu. Son olarak Zhirkov Londra kervanına eklendi ve Önümüzdeki sene Chelsea forması giyecek.
Bosna Hersek, Bulgaristan vb ülkelerin transferlerinden bahsetmek dahi istemiyorum. Her yıl Avrupa'nın büyük klüplerinde gördüğümüz Afrikalı oyuncular da cabası.
Bizden başka hiçbir ülkede futbolcular efsane olmak istemiyor sanırım.
Başa dönecek olursak son 10 yılda Türk futbolunun en büyük başarılarına imza atmış oyunculardan sadedce Tugay'ın hakettiği şekilde sahalara veda ettiğini görüyoruz. En son yaşanan Hasan Şaş vakasıda hafızalarımızda hala.
Uzun yıllar sonra Servet'in transferi gençlerin yolunu açacak onun başarısıyla da Türk transfer piyasası değer kazanacak diye düşünüyordum ki malesef transfer gerçekleşmeyince umutlar da başka bahara kaldı.

Biz yine futbolcularımıza efsane olma umutları verelim.Semih A. Madridin teklifini reddetsin, Arda Türkiye liginde sembol olmak için uğraşsın dursun.
Kervan yürür nede olsa...

1 Temmuz 2009

BAŞKA TÜRLÜ....

Bazı futblocular vardır, başka türlü seversiniz onu. Rakip takıma transfer olsa bile azalmaz duyduğunuz sempati.Hatta tuttuğunuz takıma gol atsa bile kızamazssınız ona. Atacaksa da o atsın dersiniz. Kimseyle karşılaştırmak istemezssiniz. En iyisi kim tartışmalarının içine sokmak istemezssiniz. Mutlaka çok iyi oyunculardır ama. Belki en iyisidir belki de değildir. Önemli de değildir zaten . Siz onu en iyisi olduğu için sevmezssiniz çünkü.Başka türlü seversiniz.O tümşartlar altında aynıdır sizin için. Ve onun fenomen yapan özeliikleri 90 dakikaya sığmaz.

Gazza gibi aykırı olurlar bazen. Bazen Cantona kantona kadar hırçın. Bazende BEYEFENDİ olurlar. Takdire şayan bütün meziyetlerine rağmen zayıflamayan karaktrleri en belirgin özellikleri olur.

Benim futbol fenomenim Zinedin Zidane dır. Maradonaya yetişemedim malesef ve Pelenin de abartıldığı kadar büyük bir futbolcu olduğunu düşünmem.Bu günün futbol kalitesinde olsa olsa Robinho kadar futbolcu olurdu diye düşünürüm hep. Benim yetişebildiğim en büyük futbolcudur Zidane. Hem futbolcu olarak, hem lider olarak, hem de ADAM olarak. Son maçında materazzi'ye attığı kafayı bile yakıştırmışımdır kendisine (matterazziyi özellikle küçük yazıyorum:) ) hiç bozmadı kendini. Euro 96 da sonra sırtına aldığı, Fransa Milli Takımı ile birlikte, 98 Dünya Kupası, 2000 Avrupa şampiyonası, ve Final olarak 2006 Dünya kupasında yaşattıkları Futbolunun büyüklüğündensede. juve de 21 numayı ile Real de 5 numarayı efsaneleştirmesi sadece çok iyi futbolcu olmasından ibaret değildi.

Ve Kaka... Karedeki diğer isim. İmza törenini 40 bin kişi izlemiş. Büyük ihtimalle Ronaldonun'kini daha fazla kişi izler. Zira transfer ücretleri arasında dahi dünya kadar fark var. Bir çokları Ronaldo'nun daha iyi bir futbolcu olduğunu idda edebilir. Haklıda olabilirler. Ben karşılaştırmayı dahi düşünmem. Hatta elimde olsa, Ronaldo'yu, Kaka gibi temiz bir ADAM ın olduğu bir takıma sokmam bile. Benim Zidane dan sonra ki dönemde bir numaralı yıldızım Kaka dır çok iyi futbolcudur. herşeyden önce Selefi gibi beyefendidir ve adamdır. Keşke 5 numarayı giyseydi. (en azından 10 giyseydi ki Ronaldodan daha çok yakışırdı (kişisel değildir)) Önümüzdeki seneden itibaren 8 numarayı giyecekmiş. Umarım Kariyeri de Zidane kadar başarılıolur.

Son olarak da Kaka ve Zidane'ın ortak yaptıkları tek hataları. Real Madride transfer olamsıdır. Zira benim gibi bir Barca sempatizanına ayıp ettikleri aşikardır.Ronaldo(orjinali) ve Figo diger hastası olduğum adamlardı ki onlar Barcada da estirdikleri fırtınadan sonra Rael'e gidip beni delirtmişlerdi. Ama hiçbir zaman Nou Camp daki kada başarılı olamadılar.

Yada ben kendimi kandırıyorum.

8 Haziran 2009

PAUL GASCOIGNE LE SON 1 SENE!


-İngiliz futbolunun efsane ismi Paul Gascoigne'in bir yıl ömrünün kaldığı açıklayan yakın arkadaşı Stephen Purdew, Ada basınını ayağa kaldırdı.

-Alkolizmle boğuşan ve bulimia nervosa tedavisi gören ünlü eski futbolcunun aşırı kilo verdiği ve karaciğerindeki rahatsızlığın önlenemediği belirtildi.

-2005 yılında organ yetmezliğinden hayatını kaybeden ünlü yıldız George Best'in de tedavisinde yanında olan Purdew, Gascoigne'in durumunun Best'den daha kötü olduğunu ifade etti.

-2008 yılında gördüğü alkol tedavisinin ardından kısa bir dönem barlardan uzak duran sorunlu yıldız Gazza'nın, servetini tamamen tükettiği ve ailesinin tüm çabalarına rağmen içkiyi bırakamadığı öğrenildi.

15 Mayıs 2009

GAZZA HİÇ DEĞİŞMEYECEK


Malum Tottenham’ın defans oyuncusu King pazar sabahı erken saatlerde Londra’da bir gece kulübünde olay çıkarmış ve bir kişi dövdüğü için tutuklanmıştı. Bunun üzerine menejer Harry Redknapp Avrupa basınında çokca yer bulan, tüm takıma sezon sonuna kadar alkol yasagı getirme kararı almıştı. Bu çok konuşulan, çok yorumlanan konuya en enterasan yorum efsane oyuncu Paul Cascoigne'den geldi.
Gazza "Maçların baskısıyla baş edebilmeleri için, futbolcuların düzenli olarak içki içebilmelerine izin verilmeli." demiş.

Aslına bakılırsa hernekadar futbol hayatında ve özel hayatında agresifliği, alkolle olan düşkünlğü ve psikolojik sorunları nedeniyle çok zor günler geçirmiş, Hatta geçtiğimiz yıl ölümün kıyısından döndüğünü itiraf etmiş bir insandan daha farklı bir tavsiye beklensede Gazza için bu pek inandırıcı olmazdı.
Gazza'nın söyledikleri tartışmaya açık olsada, kendi dogrularında ısrar etmesi boylesine muhteşem futbol yetenekleri yerine onu fenomen yapanın çok yanlış hayat tarzına rağmen değişmeyen duruşu oldugunun bir belgesi olsa gerek.

GAZZADAN İNCİLER
  • Gördüğü kırmızı kart sonrası,saha dışına çıkarken hakemin kırmızı kartını havada tuttuğu kolunun koltuk altına sokulup, koklayıp burnunu tutarak sahayı terketmiştir
  • Bir duble brandy almıştım. ama bu, dört şişe viski içebilen biri için fazla sayılmaz"
  • İngiltere milli takımı'nda oynadığı maç sonrası, üzerinde forması ve hatta kramponlarıyla bir barda iki arkadaşıyla içki içerken görülmüştür
  • lazio'da oynadığı sırada bir tv kanalında kendisine sorulan soruya "geğirerek" karşılık verince 9 bin pound para cezasına çarptırılmıştır!
  • Tottenham'da oynadığı sırada bir maç öncesi ısınmak için sahaya çıktıklarında taraftarların yoğun tezahüratlarını karşılıksız bırakmayan gazza, formasını çıkarıp taraftarlara atar ! tüm teknik ekip seferber olur ve yeni forma güçlükle bulunarak gazza maça yetiştirilir !